14 Ekim 2025 Salı

 TÜRK DÜNYASI KURULTAYI 

                                       MACARİSTAN / BUDAPEŞTE Sıddık DEMİR                                

     8-12 Ağustos 2025 tarihleri arasında gerçekleştirilen “Türk Dünyası Kurultayı” nda son yüzyılın Türk siyasi ve kültürel hafızası olan büyük bir dava adamı Sn. Özer Ravanoğlu ağabeyimizin daveti üzerine kendisine eşlik ettik. İstanbul aktarmalı yaklaşık üç saatlik uçuşun ardından Budapeşte’ye 60 km’lik bir mesafede olan Keçkemet şehir merkezindeki otelimize vardık.

     Özer Ağabey ve muhterem eşleri Elif Hanım ile buluştuk. Kurultay organizasyonu yapılan alana çok yakın olması hasebiyle bu şehre yerleşmeyi tercih ettik. 50-60 bin nüfuslu küçük, mütevazi bir yer olmasına rağmen adım başı gözümüze çarpan ve pek müşterisi olmayan devasa yapıda kiliselere rastlamaktayız. Mihmandarımız Veronika Hanım kedisinden de Türklük şuuru olan bir Hristiyan Macar’dı. “İlk atamız Attila ve ilaveten biz Hungarız” diye övünme durumunda olan bir hanım kardeşimiz. Diksiyonu güzel, Türkçeyi çok muazzam konuşuyor. Hele Osmanlı Tarihi’ne olan ilgisi mihmandarlığının ötesinde bir şey.

     Türkiye’ye defalarca gelmiş, ülkemiz hakkında bilmediği konu görmediği yer kalmamış. Genç yaşta bir Türkiye ziyareti esnasında Antalya’da Bekir adında foto muhabiri bir gence âşık olması, O’nun Türkiye’ye ait ilgisini gün geçtikçe artırmış. Daha sonra defalarca Bekir’i aramaya ülkemize gelmiş ama bulamamış. Yirmi yıldır onun hatıralarının etkisinde ümidini kesmemiş. Ama Türkiye ve Türk kültürüne yönelik hayranlığı artmış bahtiyar bir hanım kardeşimiz.

     Birinci gün kahvaltıdan sonra otobüsümüze binerek kurultay alanına avdet ettik. Kurultay alanının çok yoğun olmasını beklerdik. Meğer bir sonraki daha geniş katılımlı olacak olan kurultayın sanki bir provası imiş gibi yapılanmadan şahsım olarak memnun olmadım. Macar-Turan denilen bir vakfın organizasyonunda daha düşük yoğunlukta bir kültür oluşumu imiş. Kurultay alanında Türk-Bozkır medeniyetine ait her türlü araç gereç görsel olarak yerini almış durumda. Her bir Türk devletinin bayraklarının asıldığı çadırlar yoğun olarak kendini göstermektedir. Sanki Anadolu coğrafyasında kurulmuş büyük şölenler gibi. İnsan kendi evinde hisseder gibi adım başı Türkçe konuşan insanların olması, selamlaşmalar, ikramlar Turan ülkesine uygun görüntüler vs.

     Kurulmuş çadırlardan ikisinin üzerinde dalgalanan bayrağımızın bizi kendine doğru çekmesi gayet doğal değil mi? Türklük bilincinin şahikası olan o hissiyatı , o ilgi ve iltifatı, o ikramları, o hilalin gölgesinde kabul etmek bizim için büyük zevkti. Kürşat görünümlü çadır sorumlusu Erden Bey’in yıllardır o bölgede yaşamakta ve Macar-Turan Vakfı’nın sorumlularından olması “coğrafyanın vatanlaşması” duygusu oluşturdu bizde. Nereye gitsem bize ait değerler ve bu değerleri yaşatan Türklük bilinci. Büyük fetihlerin ölü toprağında fışkıran bizim olan canlar bu ülkünün mesabesinde kendini gösteriyordu.

     Macar-Türk kardeşliği hemen her alanda kendini hissettiriyor, koca Avrupa’da Türkleri en çok seven Macarlar imiş. Tarihte acı tatlı çok ilişkilerimiz olmuş. Macarlar için en olumsuz olay Mohaç Ovası’nda, Kanuni’ye karşı savaşta iki saatte perişan olmaları…

     Macar Kralı 2. Layoş’un bu savaşta kaçarken suda boğulması ve Kanuni Sultan Süleyman’ın boğulan kralın yerine atadığı hanedandan birisine taç giyindirerek dönmesi…

Unutamıyorlar…

     Bir yıl sonra boğulan kralın kardeşi Ferdinand’ın Budapeşte’yi tekrar alması üzerine Kanuni’nin 1541 ‘de tekrar sefere çıkarak kılıç kullanmadan aynı yeri tekrar alması ve bu sefer yönetim şeklini değiştirerek bir “Beylerbeyi” atayarak Osmanlı’ya bağlaması devletinin sınırlarını oraya taşımıştır. O tarihten itibaren yaklaşık bir buçuk asır bizim idaremizde kalır Budapeşte. Velonika Hanım der ki: “1541’de Budapeşte (Biz Budin deriz ) ikinci seferde hiç savaş yapmadan şehir ve etrafındaki diğer kaleler kendiliğinden teslim olur. Ancak birisi hariç…Yani Budin kalesi teslim olmaz. Kanuni ister ki bunlarda teslim olsun. Karşı taraf biz savaşacağız diye direnir. En sonunda tarafsız bir yerde kalenin komutanları istişare etmek için yemekli toplantıya davet edilir. Osmanlı’nın gayesi komutanları oyalamaktır. Öyle de olur ikramlar ağırdan alınır. Hele o kara içecek var ya közde demlenir. Komutanlara ikram edilir. Kale komutanları ilk defa gördükleri kara içecek olarak tarif ettikleri Türk kahvesine ‘kara çorba’ derler. Ve kara çorba içilene kadar Osmanlı askerleri komutansız olan kaleyi fazla kan dökmeden alır. Komutanlar kara çorba içer ama iş işten de geçer.

     İkinci gün başkent Budapeşte’ye vardık. Şehir Tuna’nın kıyısında olup iki yakalıdır. İrili ufaklı tepelerden oluşan tarafa Buda, düz ovalıktan oluşan tarafa da Peşte deniliyor. İki yakalı şehrin birleşik adı Budapeşte’dir. Bizim tarihimizde Budin denilen yerdir Buda. Budin kalesi etrafında şehrin asilzadeleri bulunur. Peşte tarafı ise daha çok varoş dediğimiz halktan olan insanlar yaşar. Bizdeki boğazlar nasılsa , Avrupa’daki büyük şehirler için Tuna aynıdır. Tuna can demek, Tuna hayat demek. Uzun dönem elimizde tutamadığımız bu cevher için şairimizin;

“Budapeşte’de buluştuk.

Tuna yandı ben ağladım.

Geçmişi yad ede ede

Tuna yandı ben ağladım

Aral dedi, Musul dedi

Kırım Kerkük nasıl dedi

Anlat usul usul dedi

Tuna yandı ben ağladım.

Dert yığılmıştı özüne

Türk tütüyordu gözüne

Sürdüm yüzümü yüzüne

Tuna yandı ben ağladım.”

ifadelerinin tutkun nameleri hatırlandıkça ciğerimizi delik deşik etmektedir. Yukarıdaki “Tuna yandı ben ağladım” mısralarının sahibi benim büyüdüğüm köy olan Afşin ilçesine bağlı Tanır Köyü’nün ilk belediye başkanı şair-hatip merhum Hayati Vasfi Taşyürek’tir. Bu vesile ile kendilerini bir defa daha minnet, şükran ile anmayı vazife bilirim.

     Budin Beylerbeyi olarak en uzun vazife yapan Sokullu Mustafa Paşa’dır. Bunun dışında en az 15 kişi beylerbeyi olmuş, Kanuni Budin’i almadan önce 1521 yılında Belgrad’ı fetheder. 1526’da Budin fethedilir. Onlarca cami, onlarca mescit, onlarca kervansaraylar, baruthaneler ve ticari alt yapılar derken Budin neredeyse Türkleşir. Merzifon’dan Budin’e gelerek kurduğu tekke ve zaviyelerle gönülleri fetheden “Gül Baba” ve “Kolonizatör Türk Derviş Ordusu” nun zamanı mayalandırmasıyla medeniyet meşalesini orta Avrupa’ya taşımış olurlar. Budin demek “Gül Baba” demektir. Daha ilerisi yoktur.

     Bu nazlı Budin’in 1686’da elimizden çıktığı zaman son Beylerbeyi Abdurrahman Paşa’nın savaşarak şehit düştüğü yerdeki mezarına ulaşamadık. Orası Türk mezarlığı imiş. Şimdilerde ise yıkmışlar, yok etmişler. Ancak sembolü olan bu mezarın mezar taşında “Kahraman Düşman” yazısı ile yerel yöneticiler tarafından ihya edilmiş olarak ayaktadır.

     Köylüm olan Kemal Kılıç Ağabey ile yanımızda eşlerimiz de var elbette, kendimizi Tuna kıyısına atıverdik. Yaklaşık beş km o sıcakta yürüdük. Tuna’nın ihtişamını daha yakından görmek için nehir turu yapan gemi diyebileceğimiz büyük yüzen araçlara bindik. Bir saat boyunca Tuna’dan etrafı temaşa ederek gidip geldik. Panorama muhteşem idi. Deniz vasıtaları , büyük nakliye gemileri ta Karadeniz Köstence limanında Budapeşte’ye , buradan da Viyana ve Avrupa’nın diğer ülkelerine kadar öyle bir muazzam göreve malik edinir ki aman Allah’ım… Osmanlı Devleti’ne bile bu nehir sayesinde Avrupa’ya yayılmış genişleme sürecinde en önemli hayatiyet kazandırmıştır. Güvenlikten tutun, ticaretin her türlüsü için bu nehir hayat memat meselesidir.

      Buda ve Peşte yakalarını birbirine bağlayan modern köprüler yapılmış. Türk asrı döneminde ilk köprüyü Osmanlı yaparak iki yakayı birleştirmiş. Ahşaptan olan bu köprü yetmiş kadırganın dizilişi ile açılıp kapanan ve on günde yapılan köprüdür. Bir buçuk asır hizmetten sonra 1686’da elimizden çıkması ile geri çekilen Osmanlı , bu köprüyü imha etmiştir. Bu coğrafyadan ricat etmemizin en önemli sebebi 1683 “Viyana Bozgunu” olmuştur.

     Birçok ülkede olduğu gibi Türk dizileri Macaristan’da da seyrediliyormuş. Mihmandarımız Velonika Hanım diyor ki: “ Benim Türkiye’yi iyi bildiğimi bildikleri için Macaristan’dan Türkiye seyahatlerinde hep tercih edilirim. Yıllardır bu işi yapıyorum. Bizim Macar Hanımlar Türk dizilerine hayranlar. Özellikle de ‘Muhteşem Yüzyıl’ dizisi çok tutuldu. Sırf bu dizide Kanuni’yi canlandıran Halit Ergenç’e hayranlar. Yalnız bu aktörü görmek, beraber bir fotoğraf çektirebilmek için her türlü fedakarlığı yapacak durumdalar. İşte bu maksat ile bir grup Macar Hanım ile Türkiye turuna çıktık. Oraya varmadan önce Halit Bey ile ilgili araştırma yaptık. Adresini tespit ettik. Dediler ki: Halit Bey şu saatte dışarı çıkar, pazara uğrar alışveriş yapar. Biz de İstanbul’da o semt pazarına erkenden vardık ve bekledik. Öğle vakti oldu, ikindi vakti oldu derken üzüntülü bir durumda gerisin geri dönmek isterken, birden uzaktan pazara

girdiğini gördük. Hemen yanına koştuk. Önüne geçerek ‘Macaristan’dan yalnızca sizi görmeye, tanışmak ve resim çektirmek üzere geldiğimizi söyledik’. İnandırıcılığımızı görünce bizimle ilgilendi. Amacımıza ulaştığımız için kendisine şükranlarımızı sunarak veda ettik. Bizim ekip o gün öyle bir mutlu oldular ki tarif etmesi mümkün değil” diyerek başka bir konuya geçti.

     Üçüncü gün otelimizden ayrıldık. Önce Macaristan’ın “Atalar Meydanı“ dedikleri alana indik. Çok görkemli, kurucu liderlerinin at üzerinde heykel anıtlarını dikmişler. M.S. 4. yy. Avrupa Hun İmparatorluğu ve Attila’ya karşı büyük sevgi ve hürmetleri var. Ancak kuruluş tarihini oraya kadar götürmüyorlar. Benim anladığım, ne zaman ki Hristiyanlığı kabul etmişler, o tarihten itibaren devlet olarak var olduklarını sanıyorlar. Çünkü Attila’nın o günün Hristiyanlarının yanında sicili pek de iyi değil. Resmi olarak sahiplenmekte zorlanıyorlar gibi geldi bana. Attila’dan dört asır sonraki tarihi kuruluş olarak değerlendirmelerinin tek sebebi bu olsa gerek. Bizim “Diriliş Ertuğrul” dizisindeki “Alp” karakterini canlandıran oyuncuların giydiği elbiselerin bire bir aynısı olan yedi kurucu kahramanın Türk oldukları belli oluyor. Tek bir ayrıntı yan cep üzerinde Haç işaretinin olmasıdır. Kurucu kahramanların heykellerine o kadar ısındım ki bizlerden biri gibiydi sanki…

     Tekrar aracımıza binerek Budapeşte’ye 65 km mesafede ve Macaristan’ın ilk başkenti Estergon’a hareket ettik. Coğrafya Tuna hariç bizim Anadolu gibi. Tuna üzerinde geçerek Slovakya toprağına geçtik. Meğer geçtiğimiz köprünün yarısı Slovakya imiş. Oradan karşı tarafı gösterdiler “İşte Estergon” diye. Oysa muhteşem bir bina görünüyor. Ne bizim hayalimizdeki kale ne de o kaleye uygun kültürel bir alt yapı var. Nitekim eteğine vardık. Kale denilen yerin yüksekliği yok. Yeryüzünün hafif dalgası gibi. Ne ise eteklerine çıktık. Kıyısında Tuna bütün asaleti ile akıyor. Kalenin neredeyse duvarları hiç kalmamış. “Subaşı durakları”ndan eser yok. Görünen tek şey Macaristan’ın bütün dünyada Ayasofya’dan sonra gelen katedral yani kilise etrafındaki yerleşim alanı. Normal bir ilçe nüfusuna sahip bu yere Macarlar ise kutsiyet vermiş. Budin’den 3 yıl önce elimizden çıkmış.

“Budin içinde uzun çarşısı

Orta yerde Sultan Mehmet camisi,

Kâbe suretine benzer yapısı,

Aldı nemce bizim nazlı Budin’i”

diyerek yüzlerce yıl bu ızdırabı türkülerle dile getirmişiz.

     Macaristan Türk Kurultayı’na gelen arkadaşlarımızdan birçoğu tekrar Macaristan’dan Türkiye’ye döndüler. Biz ise Özer Ağabey, Kemal Ağabey ve eşlerimiz toplamda altı kişi tren ile Viyana’ya geçtik. Mekânın sahipleri tarafından bize ayrılan özel bir eve yerleştik. Bu ev sahipleri Özer Ağabey’in daha önce konferans için gelip gördüğü ve şahsi hukukları olan kişilerdir. Bize mekanını açan kişi Aziz Mahmut Hüdayi Hazretleri’nin mensubuydu. Üç gece dört gündüz kaldığımız Viyana’da vakıf mensuplarının hizmette azami ilgilerine mazhar olduk. Üç gün boyunca bize mihmandar tayin ettikleri bir hanım kızımızın arabası ile Viyana’yı neredeyse alt üst ettik. Yozgatlı olan bu kızımız bizi kendi evimizdeymişiz gibi rahat ettirdi. Milletimize ait hatıralarımızın olduğu yerler başta olmak üzere Tuna kıyılarında döndük dolaştık.

“Abdestimi yeşil Tuna Nehri’nde,

Almadan ölürsem ona yanarım”

dizesi Tuna kıyısında gereğini yapmamızı sağladı. Ozanımıza , Arifimize rahmet ola…

     Viyana ve civarında 800 bin kişiye yakın Türk ve Müslüman varmış. Özellikle de Viyana’ya Yozgatlılar hâkim. Maşallah , kimliklerini koruyarak yaşıyorlar. Asimile olanlar da oluyormuş. Ama Üftade Hazretleri’nin mirasçıları yani Aziz Mahmut Hüdayi Hazretleri’nin gönüllüleri kendilerine akşam sabah hakaret edenlere inat burçlarda bayrak gibiler. Sanki Türklüğün istikbali bu kardeşlerimizin uhdesinde imiş gibi oralarda varlar. Ecdadımızın Tuna pusulasını kullanarak “Kızıl Elma” macerasına giriştikleri gibi.

     Ekibimize arabası ile rehberlik eden Yozgatlı kızımız Hatun Hanım son derece naif hizmet ehli bir Türk kadını modelini temsil ediyor. Bize tahsis edilen evden sabah saat 10 itibari ile alarak akşam saatlerde tekrar getiriyor. Emeğinin karşılığını almak şöyle dursun , kendi cebinde harcamalarını dahi veremiyoruz. Yine seyir halinde iken ara sokakların birinde karşımıza “Alperen Ocağı Camisi “ yazılı tabelayı görür görmez hemen durduk. Müsait olmayan bir saatte olduğu için birkaç kişi ile sohbet ettik. Viyana’da başka bir “Alperen Ocağı” olduğunu öğrendik. Gerek Aziz Mahmut Hüdayi Vakfı gerekse Alperenlerin Türk’ün Kızıl Elması olan Viyana’da, Rabbani bir tasarrufla bulunduklarını umarım kendileri de biliyorlardır. Öyle ki, ikinci ve üçüncü kuşaklar o coğrafyalarda kendi kimlikleri ile ülkelerine bağlı bir şekilde hayat sürüyorlar. Bir kısmı esnaf olmuş ticaret yapıyorlar. Genç kuşak yerel dilleri öğrenmiş olarak tahsillerine devam ediyor. 12 milyon euro karşılığı almış oldukları vakıf binalarında her türlü eğitim faaliyetlerinin yanında modern misyonerlikte yapıyorlar. Allah sayılarını arttırsın.

     Kolan Berk tepesinde Tuna’nın görüntüsü bir başkadır. Bu tepe stratejik bir konumda olduğu için alınırken çok şehit verilir. Stratejik bir tepe olduğu için önce bu tepe alınır ve ordugâh yapılır. Gerek Budapeşte gerekse Viyana oldukça sakin fazla göç almamış yaklaşık 2 milyonluk şehirlerdir. Buna rağmen yeterli bakım aldıkları söylenemez. Benim ülkemde birçok şehir oralara bakarak cennet gibidir.

     Hatun kızımızdan ve diğer vakıf yetkililerinden, özellikle de evini bize tahsis eden yüzünü dahi görmediğimiz “Alperen” ev sahibinden Allah razı olsun.

     Derken Viyana’da zamanımızın sonuna gelmiş bulunduk. Dönüş biletlerini İstanbul aktarmalı aldık. Vakıf imamı Muhammed Hamidullah kardeşimiz bizi havaalanına kadar getirdi. Gezilen görülen yerler ve Türkçe konuşulan dimağların varlığı bizim ekibi sanki seferden dönen “Fatihler” edası ile İstanbul’a taşıdı.

4 Haziran 2025 Çarşamba

ATALAR DİYARI TÜRKİSTAN, Sıddık DEMİR



 ATALAR DİYARI TÜRKİSTAN



Özbekistan’ın Buhara şehrine yaklaşık beş saat uçuşla vardık. Gösterişi olmayan havaalanında bizi mihmandarımız Muazzam Hanım karşıladı. Organizasyon başkanı Savaş Bey kardeşimiz bu konuda epey tecrübeli olduğu belli oluyor. Bu işi defalarca yapması kendisine hem güven hem de pratiklik kazandırdığı görülüyor. Gezi boyunca yeterli veya yetersiz yerel bağlantıları mevcut olup amacın hâsıl olmasını sağlıyor. Özellikle Özbekistan da Buhara’da itibaren Semerkant, Taşkent ve dahi Fergana vadisinde Andiçen’de…

Kırgızistan’a geçiş süresi boyunca bize eşlik eden Mihmandarımız Muazzam Hanımın ilgisinin sıcaklığını ve gönülden hizmetlerini kâğıda dökmek mümkün değil. Özbekistan’ın Türk medeniyet tarihinde çok büyük önemi var. Ziyaretçilerimizden ne kadarı kendi kültürel kodlarını görme veya hissetme amacıyla bu yürüyüşü gerçekleştirdiği bilinmez. Ama bir gerçek vardır o da Doğu Türklüğü ve ihya ettiği medeniyetler. Batı Türklüğünün ana artelleridir. Güçlü bir temel üzere asırlara höyküren binalar tesis edilir. Buhara, Semerkant ve Taşkent olmamış olsa batı Türklüğünün kültürel kodları sıkıntıya düşerdi. Cemil Meriç bu konuda “Işık doğudan gelir” dememiş miydi?

Bir Şahı Nakşibendi bir Buhari bir Maturidi daha da ötesi bir Ahmet Yesevi ve Emir Kula bir Gucdüvani ve bir Uluğ Bey gibi çağını etkilemiş, günümüzde dahi aşılamamış ayrı ayrı birer ekollerdir. Misal mi? Şöyle:

Dini hayatın kitabı Kur-an dan sonra ikinci sıradaki kaynak eser hadis kitaplarıdır. Tamamlayıcı özellik arz eden bir nevi meallerdir. Birden çok olabilir. Bütün dünya Müslümanlarının üzerinde ittifak ettikleri Kur-an dan sonra “Kütüb-i Sitte” denilen altı büyük âlimin müşterek kitabı vardır. İlk sırada İmam Buhari imzasını görürüz. Kurucu liderimiz Atatürk’ün bizzat Türkçe ’ye çevrilmesinde katkısı olan “Sahih-i Buhari” on sekiz ciltlik temel kaynak kitapta cabası…

Yine itikadi olarak mezhep kurucusu üç ekolun birincisi İmam Maturidi diğer mezhep kurucusu Eş’ ariye göre aklı daha da ön plana çıkaran tavrıyla başta Anadolu Müslümanları olmak üzere milyonlarca insanı etkileyen ve halende değerinden bir şey kaybetmeyen ilim adamlığı özellikle canlılığını korur.

Astronomi alanında unutulmaz hizmeti olan bir Uluğ Bey, Emir Timur’un torunu. Yani devlet olduğu halde bu işlerin yanında kurduğu rasathane ile ölümsüzleşen çalışması. Bu gün modern astronomi âlimlerin ittifakıyla Ay’ın bir bölümünün Uluğ Bey krateri olarak adlandırılması ve bu alanda ölümsüzleşmesi bizleri gururlandırmaz mı? Öğrencisi durumunda olan Ali Kuşçu da devri Osmanlıya bu alanda hizmeti unutulur mu? Timur’dan sonra saltanat topraklarında birçok devletçikler doğar. Uluğ Bey’de bir bölgenin emiri olarak siyasi alanda hizmetinin yanında bilimle uğraşması ve bu alana yatırım yapması insanlık âlemine hizmeti olduğu için adının Ay’ın bir bölümüne verilmesi hak edilmiş durumdur.

Bir Muazzam Hanım:

Azerbaycan parlamentosunda uzun dönem milletvekilliği yapan bir kahraman hanım vardı. Yakın zamanda kanser illetinde kaybettik. Onu görünce bu hanım vekil aklıma geldi. Kendisini Ganire Paşayeva’ya benzettim. Türk dünyasının böyle kahraman kadınlara ihtiyacı olması ve onların kadir kıymetlerinin bilinmesi elbette hoş bir durum olmalıdır. Merhum Ganire Hanım’ı bütün Türk Dünyası tanır. Ömrünün yarısı neredeyse Türkiye’de geçmiştir. Bu özelliklere sahip bir Muazzam Hanım’a şahsım olarak ikinci “Ganire Paşayeva” yakıştırması yaptım. Mütevazılığı “O bir zirve, biz neredeyiz.” dercesine onurlandığını belli etmeden hizmet açlığını sürdürdü. Kendisi bir tıp doktorudur. Hatta çocuk psikolojisi üzerine uzmanlık alanı edinmiştir. İşte bu Muazzam Hanım bizim büyük felaketimiz olan Kahramanmaraş depreminde ülkesi Özbekistan adına gelen yardım heyeti içerisinde yer alır. Deprem süresince gece-gündüz katkıları olur. Ancak bir olaya müdahalesi onun kaderinde çok şey değiştirir. Depremzedelerde kolon altından çıkardıkları hamile genç bir kadınla özel ilgilenmeye başlar. İki bacağı diz altından kopmuş bu kadıncağız ile sanki özel hastasıymış gibi ilgilenir. İnsanların can derdinde oldukları bu ortamda görev süreleri bitince bacakları kopmuş bu hamile Kahramanmaraşlı kadını gerekli prosedürleri tamamlayarak Özbekistan’a götürür. Buhara’da tedavisi devam eder. Hamilelik süresi dolduğu gün kadıncağız rahmetli olur. Çocuğu alınır ve Muazzam Hanım’ın kucağına verilir. Kader… Kaderin üstündeki kader. Kahramanmaraş neresi Buhara neresi? Nerede ana rahmine düştü nerede dünyaya teşrif etti? Dört çocuğu olan Muazzam Hanım’ın beşinci çocuğu olarak bir Kahramanmaraşlı haneye girer. Adını Meryem koyarlar. Şimdi üçüncü yaşına yeni girmiştir. Ana-baba olarak bildiği ailesi çocukla son derece ilgili. Kucaklarından düşürmüyorlar. Baba Bahadır Bey ile daha çok zaman geçiren Meryem bu kalemin sahibinin hemşerisi olması hikâyeye ilgisinin artmasının göstergesi oluyor. Meryem’den devletinin haberi var. Konsolosluk devamlı ilgilenir. Nede olsa Türk vatandaşıdır. Yaşı baliğ olana kadar yasal korumacılığını yapacaktır. Eğer üç yıl varislerinden bir talep olmaz ise otomatik olarak Muazzam ve Bahadır ailesinin beşinci çocuğu olarak kayıt düşülecektir.

Doğumla beraber ölen Kahramanmaraşlı depremzedenin cenazesi memleketine gönderilir. İş burada da bitmez. Meryem bebek anasının mezarını, yeni anasının kucağında ziyarete bile gider. Muazzam Hanım der ki; “Soğuk bir mevsimdi. Mezar başında dua ederken bir kelebek önce Meryem’in başına bilahare de benim omuzuma kondu. Belki de bu durum ilahi bir mesajdı. Olmaması gereken bir olgu yaşandı” diyerek Meryem’e sarılır.  Evet kader. Kaderin üzerinde de bir kader vardır. Meryem’in yeni ailesi içinde Ağabeyi Timur ile bilmem hangi kadere yelken açacaktır bilinmez. Doktor Muazzam Hanım’ın muazzam gayreti ve fedakârlığı her insanın yapacağı iş midir? O’nun Türk dünyasına yönelik hissiyatı ve çalışması Ganire Paşayeva’dan ne eksikliği vardır?

Lösemili çocuklara yönelik bir merkezde yetkili olarak çalışması ve benzeri faaliyetleri ne kadar sosyal bir insan olduğunu gözlemledik. Ekibimizi Kırgızistan sınırına kadar getirip ve uğurlayan bu hanım kardeşimize Türkiye’den kucak dolusu selamlar, hürmetler ve dahi saygılar sunuyoruz. Allah sayınızı artırsın. Güzel ve muazzam insan. Temsil kabiliyeti oldukça yüksek olan bu kardeşimizi Özbekistan Parlamentosu’nda görmek temennisiyle…

Buhara bir ilim irfan merkezidir. Semerkant ondan geri değildir. Tıbbın babası İbn-i Sina (Avicenna) bile Buhara’da doğup büyüyen tahsilini tamamlayıp asırlardır Avrupa üniversitelerinde ders kitabı olarak okutulan eserlerini bu beldelerde yazmıştır. Kolonizatör Türk Erenlerinin efendisi Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi’de hocası Yusuf Hemedani’den aldığı ilhamda Anadolu’nun mayasına iksir olmuştur.

1071 Sultan Alpaslan ile kapıların sonuna kadar açılan Anadolu’nun onlarca yıl önceden gelen Kolonizatör Türk Dervişlerinin çalmış olduğu maya tutmuş, Malazgirt son nokta olmuştur. Batı Türklüğünde halen etkisi büyük olan bir Şah-ı Nakşibendi “Tanrı Dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslümanım” dermişçesine oluşturduğu doktrin modern Türkiye’nin modeli olmuştur. İşte medeniyet işte hars. Bu modeller ki çağ açıp çağ kapayan kutsal eylemler gerçekleştirerek âlemi adalet üzere asırlardır yönetirler. 

Buhara dümdüz ve çok mümbit bir coğrafyada kurulmuş insanlık tarihi kadar eski bir yerleşim bölgesidir. Kültür ve ilim merkezi olmuştur. Ardı ardına yapılmış medreselerle ilim irfan öğretilmiş, insanlık tarihinde halen aşılamayan büyük bilim adamları yetişmiştir. Asırları etkileyen medeniyetler kurulmuştur. Siyasi merkezden ziyade bu anlamda tam bir ocak olmuştur. Bu coğrafi yapıdan dolayı güvenlikli bir alan olmadığı için siyasi merkez olması uygun görülmemiş olacak ki
siyasi merkez yani Başkent olarak Semerkant uygun bulunduğu için Orta Asya Türk Devletlerinin başkentleri hep Semerkant olur. Üç tarafı yüksek dağlarla çevrili olan Semerkant’ın açık olan bir tarafı olması asabiyle şehrin güvenliği coğrafyaya bağlı olarak emin görülür.

Meşhur Timur İmparatorluğu’nun da başkenti Semerkant’tır. Osmanlı devletinde bir Fatih Sultan Mehmet ne ise Timur’da öyledir. Asya Türklüğü özellikle Özbekler, Emir Timur ile oldukça gurur duyuyorlar. Anadolu’da Yıldırım Beyazıt’ı tokatlayan bu eylemiyle batı Türklüğü ’nün “Kızıl Elma” ülküsüne büyük darbe vuran Emir Timur ülkesinin sınırlarını alabildiğine genişletir. Hatta Napolyon’un Hitlerin alamadığı Moskova’yı dahi doğudan batıya hareketiyle sallamış bir Türk hükümdarıdır. 1402 Ankara zaferinden bir yıl sonra Semerkant’ta ölünce imparatorluk dağılır. Devlet beyliklere bölünür.

Semerkant’ta her iktidar değişikliğinde asırlara höyküren medrese kurmakta yarışan hanedanların hizmet ettiklerinin göstergesidir. Onların davası kuru bir kavgadan ibaret olmadığı bu eserleri görünce daha iyi anlaşılmaktadır. “Saltanat dedikleri kuru bir kavga imiş. Bir veliye bende olmak cümleden evla imiş. “ diyen Yavuz Sultan Selim’inde ülküsü meğer aynıymış. Başka türlü de olmaz. Devlet kurmaktan mahir bir milletin ilim ve irfanda kurduğu devleti yaşatması bu işin özü olmalıdır. Bu kabiliyet ki bizim kuraklıktan dolayı göç olayı aslında Rabbani bir tasarruftur. Anadolu üzerinden veya Hazar’ın kuzeyinden Avrupa’ya dalga dalga gelen bu millet yani proto Türkler, İskitler, Sakalar İtalya’da dahi devlet kurmuşlar. Avrupa Hun imparatorluğu kurucusu Atilla ve bugünkü Macaristan devleti neden Türk birliği ülküsüne hizmet etmektedir. Bu duyarlılık Hungarya yani Atilla’nın nesli oluşundadır. Bizdeki kılıç artıkları “Türk Cihan Hâkimiyeti” mefkûresini anlamazlar. Ziyaretimiz bu duygusunun yeşermesine vesile olmuştur.

“Taşkent’te bir gün sabah namazı kılmadan ölürsem ona yanarım.” diyerek özlemini dile getiren Ozan Arif’in dileği bizim içinde geçerli olduğu için gereğini yaptık, şükür ola. Taşkent daha modern ve daha bakımlı bir kent. Kültürel alt yapı Buhara ve Semerkant’a benzer. Akşam yemeği için “Sahhara” denilen ortasında adeta bir büyük nehir geçirilen mekân insanın gözünü gönlünü açıyor. Taşkent’ten trenle Fergana vadisine açılıyoruz. Fergana denilen bölge üç vilayetten oluşuyor. Fergana şehriyle birlikte Koton ve Andiçen’den oluşan yaklaşık on milyon insana barınaklık yapıyor. Tipik Anadolu şehirlerinden farksız bir görünür arz ediyor. Güzergâhımızın Özbekistan için son noktasıdır bu vadi. Muazzam Hanım bize Kırgızistan sınırına kadar refakat etmiştir. Kendisiyle vedalaşıp Kırgızistan kapısından geçerek Celalabat’a intikal ediyoruz. Büyük otobüslere yasak olduğu için küçük minibüslerle Bişkek’e kadar uzun bir yola vira bismillah diyoruz. 

Yaklaşık beş altı saat süren yolculuğumuz Rusların “Tiyenşan” bizim “Tanrı Dağları”
dediğimi dağların vadisinde süzülüyoruz. Yüksek yerlerinde kar ve dumanın eksik olmadığı Tanrı Dağları çok keskin ve dik başlı duruşu korkutucu boyutta görüntü oluşturuyor. Hele o “Nehry” adıyla anılan devasa hacimde nehir yok mu? Yeteri kadar istifade edilebildiğine ihtimal vermediğimiz bu akarsu öylesine etrafa höykürürcesine akmaktadır. Yukarıdaki Tanrı Dağları neyse aşağıdaki vadi de çıkan bu su da öyle ihtişamlıdır. Dünya destan edebiyatının en büyüklerinden olan “Manas Destanı” Kırgızlara ait olup bir edebiyat şaheseridir. Bu coğrafyadır ki Manas’a ev sahipliği yapmıştır. 

Ulusların en temel değerleridir destanlar. Tarihte silinmiş yok olmuş o kadar millet var ki destanları olmadığı için tekrar küllerinden doğamamışlardır. Destanı olan uluslar yeryüzünde tekrar tekrar var olmaları veya ebedileşmeleri buna bağlı olarak baki olabilmişlerdir. Bize ait diğer destanlardan Yaradılış ve Türeyiş, Ergenekon, Su, Bozkurt destanları böyledir. 

Nihayet Bişkek’e ulaştık. Kırgızların Manas’tan sonra ikinci efsanesi Cengiz Aytmatov’dur. Doğduğu ve yaşadığı müze olan evini ziyaret ettik. Torunu Destan mihmandarlığında müzeyi gezdik. Bütün eserlerini ve aldığı ödüllerini gördük. Nobel edebiyat ödülü sahibi olduğunu bilgimiz, torununun ifadesine göre olmadığı üzerinde şaşırdık doğrusu. Meğer müracaat edildiği halde teknik bir mazeretten dolayı alınmamış ödülü aldığına göre oluşturulan algı bizi şaşırttı. İlk eseri Cemile Bakü’de bizim için bir daha sahneye konulmuştu. “Selvi Boylum Al Yazmalım” adındaki eseri de Türk sinema tarihinin şaheserlerinden biridir. Ne yazık ki Sovyetler dönemindeki kültür kopukluğundan dolayı Cengiz Aytmatov ve Cengiz Dağcı gibi edebiyat alanında dev eserlere imza atan kıymetlerimiz ülkemiz Türkiye’de yeteri kadar bilinmemektedir. Bu kardeş devletler bağımsızlığında sonra işbirlikleri gelişmeye başlamıştır. Türkiye’de gereğini yapmış veya yapmaktadır. Bu anlamda en ciddi ve kalıcı eserler mutlaka eğitim kurumlarıdır. Bütün masraflarının karşılanarak Manas üniversitenin Başkent Bişkek’in merkezine konuşturulması Türkiye’nin büyüklüğüne ve Türklüğün bekasına yönelik atılmış büyük bir adımdır. Üniversiteyi ziyaretimizde yetkililerden aldığımız bilgiler ve gözlemlerimiz ne kadar yerinde bir hizmet alanı açıldığını gözlemledik. On bine yakın Türkistan kökenli öğrenci ve yaklaşık altı yüze yakın Türkiye’de gelen öğrencilerle tam bir ilim irfan ocağı olduğu görülüyor. Komünist rejimin yıprattığı değerler manzumesinin yeniden ihyasına yönelik çalışmalar buralarda yetişen kadrolarla aşılacağına olan inancımız yeşermiştir. Manas üniversitenin bilumum giderleriyle beraber personel ihtiyacı (akademik olarak) Türkiye’den gitmektedir. Üniversite bahçesindeki Osmanlı mimarisine uygun yapılan camii uzaktan, diyanetin yaptırdığı bu caminin en az sekiz katı büyüklüğündeki diğer camiyi ise görme imkânımız dahi olmamıştır. Turu düzenleyen kardeşimizin bundan sonraki gezilerinde böyle benzer hizmetlerin görülmesini göz ardı etmemesi dileğimizdir. Halen kırmızı görmüş boğa benzetmeleri türünde önyargılarda uzak olma olgunluğu yaşanmalıdır. İçimizdeki Rus kökenli bir arkadaşımız kendi inancı gereği özgürce kilisedeki ibadete katılması kendisini seyreden adı bizden olan bazı kişiler eski ilim merkezlerini gezerken “Burası cami mi? Aman kaç kaç!” diyen ezik ve hastalıklı tiplerin varlığı ne yazık ki ülkemiz içinde garipsenmez. Ama Türk medeniyetlerinin şahikası olan Ana yurt coğrafyasında bu şekildeki serzenişler, bu kadar ruh kökenimize düşmanlık tavrı elbette anormal bir durum oluşturmaktadır. 

Son durağımız Kazakistan’dır. İlk başkenti Almatı şehir olarak planlı programlı bir yerleşim alanına sahip, cadde ve ara yollar oldukça geniş ve yeşil alanlar hayli yerinde. Sovyet şehir planları şehirlerde kendini tam gösteriyor. Almatı ile Bişkek arası çok yakın olması avantajına rağmen mahsuru da olabilirliği sezilmiş olmalı ki başkent Astana’ya çekilerek yepyeni bir yerleşke oluşturulmuştur. Gerek güvenlik açısından gerekse diğer hassasiyetler gereği başkent kuzeye çekilerek daha emin ve daha modern bir şehir oluşturmuşlar.  Nur Sultan’ın devletin bekasını gözeterek sağlam adımlarla ayakta durma isteği kendini gösterir. Geniş caddeleri her boşluğa dikilen heykelleri ile dikkat çeken Almatı’da meşhur düşünür ve fikir adamı Abay’ın da anıtı görüldü. İki ciltlik “Abidler Yolu” eseriyle tanının Abay, Kazakistan Türklüğü ‘nün gurur kaynağıdır. Muhtar Şahanov’da bir o kadar âlimlerdendir. Ve tabi ki Ahmet Yesevi’den bahsetmemek mümkün değil. Gidemesek de, görmesek de Türkistan Türklüğü ‘nün mihenk taşı Ahmet Yesevi’dir. Almatı ya çok uzak bir mesafede olduğu için makamı ziyaret edilememiştir. Kazakistan’ın Türkistan ismi verilen şehrinde medfun olan bu ışık insan “Can ocağında pişen aş” gibidir. Devletimizin adına yaptırmış olduğu Ahmet Yesevi Üniversitesi yeniden bir medeniyet tasarrufuna gebe işlemini sürdürmektedir. Keşke milletimizin ilk yazılı edebiyatının yattığı yer olan “Sonsuza uyanan taşlar”ı da ahir ömrümüzde görebilseydik. Onun içindir ki Moğolistan’ın Karakurum şehrine ayrı bir seyahati zorlamak icap eder. 

Hâsılı kelam, Türkistan Türk coğrafyasının yeniden fethi ilim irfan ve gönül erleriyle başarılı olacağı ümidi hemen her alanda kendini gösterir. Dış siyasette yöneticilerin tam özgür olamayışları halkın genel yönelişlerine mani değil. Gençlerde oluşmuş Türkiye sevdası, Türk dizileri ve Ahmet Yesevi, Manas üniversitelerinin Türkiye Türkçesinin öğretmek amacıyla yapılan çalışmalar yüreğimizi kabartmıştır. Kurtlar vadisi, Payitaht Abdülhamit, Diriliş Ertuğrul, Kuruluş Osman, Melikşah, Alparslan gibi dizilerde Türkiye Türkçe ’si öğrenildiğine şahit oluyoruz. 21. yüzyılın en büyük egemen devleti Türkiye ve Türk asrı olacağının işareti kendini göstermektedir. Gerek konaklama yerlerimiz gerekse yeme içme bakımındaki verilen hizmetlere diyeceğimiz bir şey yoktur. Elinden geleni fazlasıyla yapan tur yetkililerine ve Savaş Bey kardeşimize teşekkürü borç biliriz.



Sıddık Demir

Ankara, Mayıs 2025