14 Ekim 2025 Salı

 TÜRK DÜNYASI KURULTAYI 

                                       MACARİSTAN / BUDAPEŞTE Sıddık DEMİR                                

     8-12 Ağustos 2025 tarihleri arasında gerçekleştirilen “Türk Dünyası Kurultayı” nda son yüzyılın Türk siyasi ve kültürel hafızası olan büyük bir dava adamı Sn. Özer Ravanoğlu ağabeyimizin daveti üzerine kendisine eşlik ettik. İstanbul aktarmalı yaklaşık üç saatlik uçuşun ardından Budapeşte’ye 60 km’lik bir mesafede olan Keçkemet şehir merkezindeki otelimize vardık.

     Özer Ağabey ve muhterem eşleri Elif Hanım ile buluştuk. Kurultay organizasyonu yapılan alana çok yakın olması hasebiyle bu şehre yerleşmeyi tercih ettik. 50-60 bin nüfuslu küçük, mütevazi bir yer olmasına rağmen adım başı gözümüze çarpan ve pek müşterisi olmayan devasa yapıda kiliselere rastlamaktayız. Mihmandarımız Veronika Hanım kedisinden de Türklük şuuru olan bir Hristiyan Macar’dı. “İlk atamız Attila ve ilaveten biz Hungarız” diye övünme durumunda olan bir hanım kardeşimiz. Diksiyonu güzel, Türkçeyi çok muazzam konuşuyor. Hele Osmanlı Tarihi’ne olan ilgisi mihmandarlığının ötesinde bir şey.

     Türkiye’ye defalarca gelmiş, ülkemiz hakkında bilmediği konu görmediği yer kalmamış. Genç yaşta bir Türkiye ziyareti esnasında Antalya’da Bekir adında foto muhabiri bir gence âşık olması, O’nun Türkiye’ye ait ilgisini gün geçtikçe artırmış. Daha sonra defalarca Bekir’i aramaya ülkemize gelmiş ama bulamamış. Yirmi yıldır onun hatıralarının etkisinde ümidini kesmemiş. Ama Türkiye ve Türk kültürüne yönelik hayranlığı artmış bahtiyar bir hanım kardeşimiz.

     Birinci gün kahvaltıdan sonra otobüsümüze binerek kurultay alanına avdet ettik. Kurultay alanının çok yoğun olmasını beklerdik. Meğer bir sonraki daha geniş katılımlı olacak olan kurultayın sanki bir provası imiş gibi yapılanmadan şahsım olarak memnun olmadım. Macar-Turan denilen bir vakfın organizasyonunda daha düşük yoğunlukta bir kültür oluşumu imiş. Kurultay alanında Türk-Bozkır medeniyetine ait her türlü araç gereç görsel olarak yerini almış durumda. Her bir Türk devletinin bayraklarının asıldığı çadırlar yoğun olarak kendini göstermektedir. Sanki Anadolu coğrafyasında kurulmuş büyük şölenler gibi. İnsan kendi evinde hisseder gibi adım başı Türkçe konuşan insanların olması, selamlaşmalar, ikramlar Turan ülkesine uygun görüntüler vs.

     Kurulmuş çadırlardan ikisinin üzerinde dalgalanan bayrağımızın bizi kendine doğru çekmesi gayet doğal değil mi? Türklük bilincinin şahikası olan o hissiyatı , o ilgi ve iltifatı, o ikramları, o hilalin gölgesinde kabul etmek bizim için büyük zevkti. Kürşat görünümlü çadır sorumlusu Erden Bey’in yıllardır o bölgede yaşamakta ve Macar-Turan Vakfı’nın sorumlularından olması “coğrafyanın vatanlaşması” duygusu oluşturdu bizde. Nereye gitsem bize ait değerler ve bu değerleri yaşatan Türklük bilinci. Büyük fetihlerin ölü toprağında fışkıran bizim olan canlar bu ülkünün mesabesinde kendini gösteriyordu.

     Macar-Türk kardeşliği hemen her alanda kendini hissettiriyor, koca Avrupa’da Türkleri en çok seven Macarlar imiş. Tarihte acı tatlı çok ilişkilerimiz olmuş. Macarlar için en olumsuz olay Mohaç Ovası’nda, Kanuni’ye karşı savaşta iki saatte perişan olmaları…

     Macar Kralı 2. Layoş’un bu savaşta kaçarken suda boğulması ve Kanuni Sultan Süleyman’ın boğulan kralın yerine atadığı hanedandan birisine taç giyindirerek dönmesi…

Unutamıyorlar…

     Bir yıl sonra boğulan kralın kardeşi Ferdinand’ın Budapeşte’yi tekrar alması üzerine Kanuni’nin 1541 ‘de tekrar sefere çıkarak kılıç kullanmadan aynı yeri tekrar alması ve bu sefer yönetim şeklini değiştirerek bir “Beylerbeyi” atayarak Osmanlı’ya bağlaması devletinin sınırlarını oraya taşımıştır. O tarihten itibaren yaklaşık bir buçuk asır bizim idaremizde kalır Budapeşte. Velonika Hanım der ki: “1541’de Budapeşte (Biz Budin deriz ) ikinci seferde hiç savaş yapmadan şehir ve etrafındaki diğer kaleler kendiliğinden teslim olur. Ancak birisi hariç…Yani Budin kalesi teslim olmaz. Kanuni ister ki bunlarda teslim olsun. Karşı taraf biz savaşacağız diye direnir. En sonunda tarafsız bir yerde kalenin komutanları istişare etmek için yemekli toplantıya davet edilir. Osmanlı’nın gayesi komutanları oyalamaktır. Öyle de olur ikramlar ağırdan alınır. Hele o kara içecek var ya közde demlenir. Komutanlara ikram edilir. Kale komutanları ilk defa gördükleri kara içecek olarak tarif ettikleri Türk kahvesine ‘kara çorba’ derler. Ve kara çorba içilene kadar Osmanlı askerleri komutansız olan kaleyi fazla kan dökmeden alır. Komutanlar kara çorba içer ama iş işten de geçer.

     İkinci gün başkent Budapeşte’ye vardık. Şehir Tuna’nın kıyısında olup iki yakalıdır. İrili ufaklı tepelerden oluşan tarafa Buda, düz ovalıktan oluşan tarafa da Peşte deniliyor. İki yakalı şehrin birleşik adı Budapeşte’dir. Bizim tarihimizde Budin denilen yerdir Buda. Budin kalesi etrafında şehrin asilzadeleri bulunur. Peşte tarafı ise daha çok varoş dediğimiz halktan olan insanlar yaşar. Bizdeki boğazlar nasılsa , Avrupa’daki büyük şehirler için Tuna aynıdır. Tuna can demek, Tuna hayat demek. Uzun dönem elimizde tutamadığımız bu cevher için şairimizin;

“Budapeşte’de buluştuk.

Tuna yandı ben ağladım.

Geçmişi yad ede ede

Tuna yandı ben ağladım

Aral dedi, Musul dedi

Kırım Kerkük nasıl dedi

Anlat usul usul dedi

Tuna yandı ben ağladım.

Dert yığılmıştı özüne

Türk tütüyordu gözüne

Sürdüm yüzümü yüzüne

Tuna yandı ben ağladım.”

ifadelerinin tutkun nameleri hatırlandıkça ciğerimizi delik deşik etmektedir. Yukarıdaki “Tuna yandı ben ağladım” mısralarının sahibi benim büyüdüğüm köy olan Afşin ilçesine bağlı Tanır Köyü’nün ilk belediye başkanı şair-hatip merhum Hayati Vasfi Taşyürek’tir. Bu vesile ile kendilerini bir defa daha minnet, şükran ile anmayı vazife bilirim.

     Budin Beylerbeyi olarak en uzun vazife yapan Sokullu Mustafa Paşa’dır. Bunun dışında en az 15 kişi beylerbeyi olmuş, Kanuni Budin’i almadan önce 1521 yılında Belgrad’ı fetheder. 1526’da Budin fethedilir. Onlarca cami, onlarca mescit, onlarca kervansaraylar, baruthaneler ve ticari alt yapılar derken Budin neredeyse Türkleşir. Merzifon’dan Budin’e gelerek kurduğu tekke ve zaviyelerle gönülleri fetheden “Gül Baba” ve “Kolonizatör Türk Derviş Ordusu” nun zamanı mayalandırmasıyla medeniyet meşalesini orta Avrupa’ya taşımış olurlar. Budin demek “Gül Baba” demektir. Daha ilerisi yoktur.

     Bu nazlı Budin’in 1686’da elimizden çıktığı zaman son Beylerbeyi Abdurrahman Paşa’nın savaşarak şehit düştüğü yerdeki mezarına ulaşamadık. Orası Türk mezarlığı imiş. Şimdilerde ise yıkmışlar, yok etmişler. Ancak sembolü olan bu mezarın mezar taşında “Kahraman Düşman” yazısı ile yerel yöneticiler tarafından ihya edilmiş olarak ayaktadır.

     Köylüm olan Kemal Kılıç Ağabey ile yanımızda eşlerimiz de var elbette, kendimizi Tuna kıyısına atıverdik. Yaklaşık beş km o sıcakta yürüdük. Tuna’nın ihtişamını daha yakından görmek için nehir turu yapan gemi diyebileceğimiz büyük yüzen araçlara bindik. Bir saat boyunca Tuna’dan etrafı temaşa ederek gidip geldik. Panorama muhteşem idi. Deniz vasıtaları , büyük nakliye gemileri ta Karadeniz Köstence limanında Budapeşte’ye , buradan da Viyana ve Avrupa’nın diğer ülkelerine kadar öyle bir muazzam göreve malik edinir ki aman Allah’ım… Osmanlı Devleti’ne bile bu nehir sayesinde Avrupa’ya yayılmış genişleme sürecinde en önemli hayatiyet kazandırmıştır. Güvenlikten tutun, ticaretin her türlüsü için bu nehir hayat memat meselesidir.

      Buda ve Peşte yakalarını birbirine bağlayan modern köprüler yapılmış. Türk asrı döneminde ilk köprüyü Osmanlı yaparak iki yakayı birleştirmiş. Ahşaptan olan bu köprü yetmiş kadırganın dizilişi ile açılıp kapanan ve on günde yapılan köprüdür. Bir buçuk asır hizmetten sonra 1686’da elimizden çıkması ile geri çekilen Osmanlı , bu köprüyü imha etmiştir. Bu coğrafyadan ricat etmemizin en önemli sebebi 1683 “Viyana Bozgunu” olmuştur.

     Birçok ülkede olduğu gibi Türk dizileri Macaristan’da da seyrediliyormuş. Mihmandarımız Velonika Hanım diyor ki: “ Benim Türkiye’yi iyi bildiğimi bildikleri için Macaristan’dan Türkiye seyahatlerinde hep tercih edilirim. Yıllardır bu işi yapıyorum. Bizim Macar Hanımlar Türk dizilerine hayranlar. Özellikle de ‘Muhteşem Yüzyıl’ dizisi çok tutuldu. Sırf bu dizide Kanuni’yi canlandıran Halit Ergenç’e hayranlar. Yalnız bu aktörü görmek, beraber bir fotoğraf çektirebilmek için her türlü fedakarlığı yapacak durumdalar. İşte bu maksat ile bir grup Macar Hanım ile Türkiye turuna çıktık. Oraya varmadan önce Halit Bey ile ilgili araştırma yaptık. Adresini tespit ettik. Dediler ki: Halit Bey şu saatte dışarı çıkar, pazara uğrar alışveriş yapar. Biz de İstanbul’da o semt pazarına erkenden vardık ve bekledik. Öğle vakti oldu, ikindi vakti oldu derken üzüntülü bir durumda gerisin geri dönmek isterken, birden uzaktan pazara

girdiğini gördük. Hemen yanına koştuk. Önüne geçerek ‘Macaristan’dan yalnızca sizi görmeye, tanışmak ve resim çektirmek üzere geldiğimizi söyledik’. İnandırıcılığımızı görünce bizimle ilgilendi. Amacımıza ulaştığımız için kendisine şükranlarımızı sunarak veda ettik. Bizim ekip o gün öyle bir mutlu oldular ki tarif etmesi mümkün değil” diyerek başka bir konuya geçti.

     Üçüncü gün otelimizden ayrıldık. Önce Macaristan’ın “Atalar Meydanı“ dedikleri alana indik. Çok görkemli, kurucu liderlerinin at üzerinde heykel anıtlarını dikmişler. M.S. 4. yy. Avrupa Hun İmparatorluğu ve Attila’ya karşı büyük sevgi ve hürmetleri var. Ancak kuruluş tarihini oraya kadar götürmüyorlar. Benim anladığım, ne zaman ki Hristiyanlığı kabul etmişler, o tarihten itibaren devlet olarak var olduklarını sanıyorlar. Çünkü Attila’nın o günün Hristiyanlarının yanında sicili pek de iyi değil. Resmi olarak sahiplenmekte zorlanıyorlar gibi geldi bana. Attila’dan dört asır sonraki tarihi kuruluş olarak değerlendirmelerinin tek sebebi bu olsa gerek. Bizim “Diriliş Ertuğrul” dizisindeki “Alp” karakterini canlandıran oyuncuların giydiği elbiselerin bire bir aynısı olan yedi kurucu kahramanın Türk oldukları belli oluyor. Tek bir ayrıntı yan cep üzerinde Haç işaretinin olmasıdır. Kurucu kahramanların heykellerine o kadar ısındım ki bizlerden biri gibiydi sanki…

     Tekrar aracımıza binerek Budapeşte’ye 65 km mesafede ve Macaristan’ın ilk başkenti Estergon’a hareket ettik. Coğrafya Tuna hariç bizim Anadolu gibi. Tuna üzerinde geçerek Slovakya toprağına geçtik. Meğer geçtiğimiz köprünün yarısı Slovakya imiş. Oradan karşı tarafı gösterdiler “İşte Estergon” diye. Oysa muhteşem bir bina görünüyor. Ne bizim hayalimizdeki kale ne de o kaleye uygun kültürel bir alt yapı var. Nitekim eteğine vardık. Kale denilen yerin yüksekliği yok. Yeryüzünün hafif dalgası gibi. Ne ise eteklerine çıktık. Kıyısında Tuna bütün asaleti ile akıyor. Kalenin neredeyse duvarları hiç kalmamış. “Subaşı durakları”ndan eser yok. Görünen tek şey Macaristan’ın bütün dünyada Ayasofya’dan sonra gelen katedral yani kilise etrafındaki yerleşim alanı. Normal bir ilçe nüfusuna sahip bu yere Macarlar ise kutsiyet vermiş. Budin’den 3 yıl önce elimizden çıkmış.

“Budin içinde uzun çarşısı

Orta yerde Sultan Mehmet camisi,

Kâbe suretine benzer yapısı,

Aldı nemce bizim nazlı Budin’i”

diyerek yüzlerce yıl bu ızdırabı türkülerle dile getirmişiz.

     Macaristan Türk Kurultayı’na gelen arkadaşlarımızdan birçoğu tekrar Macaristan’dan Türkiye’ye döndüler. Biz ise Özer Ağabey, Kemal Ağabey ve eşlerimiz toplamda altı kişi tren ile Viyana’ya geçtik. Mekânın sahipleri tarafından bize ayrılan özel bir eve yerleştik. Bu ev sahipleri Özer Ağabey’in daha önce konferans için gelip gördüğü ve şahsi hukukları olan kişilerdir. Bize mekanını açan kişi Aziz Mahmut Hüdayi Hazretleri’nin mensubuydu. Üç gece dört gündüz kaldığımız Viyana’da vakıf mensuplarının hizmette azami ilgilerine mazhar olduk. Üç gün boyunca bize mihmandar tayin ettikleri bir hanım kızımızın arabası ile Viyana’yı neredeyse alt üst ettik. Yozgatlı olan bu kızımız bizi kendi evimizdeymişiz gibi rahat ettirdi. Milletimize ait hatıralarımızın olduğu yerler başta olmak üzere Tuna kıyılarında döndük dolaştık.

“Abdestimi yeşil Tuna Nehri’nde,

Almadan ölürsem ona yanarım”

dizesi Tuna kıyısında gereğini yapmamızı sağladı. Ozanımıza , Arifimize rahmet ola…

     Viyana ve civarında 800 bin kişiye yakın Türk ve Müslüman varmış. Özellikle de Viyana’ya Yozgatlılar hâkim. Maşallah , kimliklerini koruyarak yaşıyorlar. Asimile olanlar da oluyormuş. Ama Üftade Hazretleri’nin mirasçıları yani Aziz Mahmut Hüdayi Hazretleri’nin gönüllüleri kendilerine akşam sabah hakaret edenlere inat burçlarda bayrak gibiler. Sanki Türklüğün istikbali bu kardeşlerimizin uhdesinde imiş gibi oralarda varlar. Ecdadımızın Tuna pusulasını kullanarak “Kızıl Elma” macerasına giriştikleri gibi.

     Ekibimize arabası ile rehberlik eden Yozgatlı kızımız Hatun Hanım son derece naif hizmet ehli bir Türk kadını modelini temsil ediyor. Bize tahsis edilen evden sabah saat 10 itibari ile alarak akşam saatlerde tekrar getiriyor. Emeğinin karşılığını almak şöyle dursun , kendi cebinde harcamalarını dahi veremiyoruz. Yine seyir halinde iken ara sokakların birinde karşımıza “Alperen Ocağı Camisi “ yazılı tabelayı görür görmez hemen durduk. Müsait olmayan bir saatte olduğu için birkaç kişi ile sohbet ettik. Viyana’da başka bir “Alperen Ocağı” olduğunu öğrendik. Gerek Aziz Mahmut Hüdayi Vakfı gerekse Alperenlerin Türk’ün Kızıl Elması olan Viyana’da, Rabbani bir tasarrufla bulunduklarını umarım kendileri de biliyorlardır. Öyle ki, ikinci ve üçüncü kuşaklar o coğrafyalarda kendi kimlikleri ile ülkelerine bağlı bir şekilde hayat sürüyorlar. Bir kısmı esnaf olmuş ticaret yapıyorlar. Genç kuşak yerel dilleri öğrenmiş olarak tahsillerine devam ediyor. 12 milyon euro karşılığı almış oldukları vakıf binalarında her türlü eğitim faaliyetlerinin yanında modern misyonerlikte yapıyorlar. Allah sayılarını arttırsın.

     Kolan Berk tepesinde Tuna’nın görüntüsü bir başkadır. Bu tepe stratejik bir konumda olduğu için alınırken çok şehit verilir. Stratejik bir tepe olduğu için önce bu tepe alınır ve ordugâh yapılır. Gerek Budapeşte gerekse Viyana oldukça sakin fazla göç almamış yaklaşık 2 milyonluk şehirlerdir. Buna rağmen yeterli bakım aldıkları söylenemez. Benim ülkemde birçok şehir oralara bakarak cennet gibidir.

     Hatun kızımızdan ve diğer vakıf yetkililerinden, özellikle de evini bize tahsis eden yüzünü dahi görmediğimiz “Alperen” ev sahibinden Allah razı olsun.

     Derken Viyana’da zamanımızın sonuna gelmiş bulunduk. Dönüş biletlerini İstanbul aktarmalı aldık. Vakıf imamı Muhammed Hamidullah kardeşimiz bizi havaalanına kadar getirdi. Gezilen görülen yerler ve Türkçe konuşulan dimağların varlığı bizim ekibi sanki seferden dönen “Fatihler” edası ile İstanbul’a taşıdı.